Klasik müzisyen deyince, insanın aklına klasik giyimli, mesafeli, fazla kibar hanımlar, beyler geliyor. Fazıl Say sanki bu kalıbı kırmak istercesine, son derece mütevazı tavırları ve sade, spor giyimi ile Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 2 parçalık bir konser verdi.
…sanatçı dediğin Fazıl Say gibi olmalı.
Ne zaman Maçka’dan geçsem-2
Bugünlerde ne zaman Maçka’dan geçsem, limanda gemiler değil ama Akaretler’de park etmiş gemi gibi jeep’ler, rover’lar oluyor. “İyi oldu, şık oldu, Akaretler kurtuldu, binalar temizlendi” filan diyorduk ama işin rengi hızla değişiyor. Son icat, kaldırımın geniş tarafına yuvalanmış cafe’lerin önlerine kondurdukları tahta setler, ya da naylondan (halk dilinde laylom da denir) çadırlar. Artık bunlara set mi diyeceğiz, podyum mu diyeceğiz, cafe sahipleri birer havalı isim bulurlar elbet: La set, Les çadıros, El çıkıntiris, filan… Kur bir set, çevir etrafını, oturt oraya egsoz soluyarak 15-20 kağıda kahve içmeye meraklı elemanları, bak ticaretine. Bunların bir gömlek üstünü Çırağan Kempinski yapmış, sarayın önüne hayvan gibi laylom çadırı atmış, düğüne derneğe onbinlerce dolara kiralıyor. Boğaz vapurundan bu muhteşem İstanbul siluetine bakılabilir. Bu arkadaşlar, Avrupa görmüş, zevk, stil, gusto sahibi insanlar, ama işte ülkemizin yağmacı kültürü onları da yoldan çıkarıyor, ne yapsınlar ortam böyle! Ben anlamam etmem ama bu işlerin bir anlayanı bileni vardır herhalde, bunlara belediye mi bakar, bakanlık mı bakar, yoksa herkes ticaretine mi bakar?
Ne zaman Maçka’dan geçsem-1
Ne zaman Maçka’dan geçsem, Attila İlhan’ın “Ne zaman Maçka’dan geçsem” dizesi aklıma gelir. “Üçüncü Şahsın Şiiri”nden, en çok üçüncü şahıs olmuşlar anlar. Alpay’ın “Üçüncü Şahsın Şiiri” yorumu, bu nedenle mi adamı çarpar, yoksa zaten çarpıcı olduğu için mi, bilemem. Şarkıyı, ilk üçüme değilse bile, ilk beşime muhtemelen, ilk onuma kesinkes koyarım. İlk üç yapmak zor iş, anlamam etmem ama benimki şöyle:
1. Yağmur (Bugün yağmur bir kadın saçıdır…) Söz-Müzik: Bülent Ortaçgil
2. Beyaz Güvercin (Duydum avuçlarımda sıcaklığını…) Söz: Ümit Yaşar Oğuzcan, Müzik: Timur Selçuk
3. Bir Gün Karşılaşırsak Yine Seninle (Sorma bunca yıl nerde dolaştığımı…) Söz: Çiğdem Talu, Müzik: Selmi Andak
Siz de düşünün taşının, ilk üçünüzü yazın, tokuşturalım…
…Fazıl Say Marmara İletişim’de
…kriz Rumeli Starbucks’ın ortasından geçti
Osmanbey Rumeli Caddesi’ndeki 3 katlı Starbucks kahvecisi bugün son kahvelerini hazırlıyor. Bu akşam kepenklerini son defa indirecek; köpüklü, kremalı kahveler orada son defa içilecek. Ancak kahve meraklıları için büyük bir kayıp sayılmaz. Zira Nişantaşı’na doğru biraz yürüyünce, İstanbul’un -hatta belki de dünyanın- Starbucks merkezine ulaşmak, 200 metrelik bir alanda tam 3 starbucks bulmak mümkün: Valikonağı Caddesi’nde, Güzelbahçe’de ve Nişantaşı Cities’de. Yine de müdavimleri, Rumeli Caddesi’ni gören balkonuyla bu ferah şubeyi arayacaklar. Kriz bizi teğet mi geçiyor anlamam etmem ama Rumeli Starbucks’ın ortasından geçtiği aşikar. İşin bir sevindirici yanı var, o da çalışanların diğer şubelerde işlerine devam edebilmeleri.
…davulcu sağlam çalıyor
Anlamam etmem ama davulcu sağlam galiba, yaratıcı da.
…Bülent Hoca’yla da, sizinle de olmaz Adnan Bey!
- Hacettepe:2
- Galatasaray:0
Hamburg maçında, Semih dururken stoperde Kewell’ı oynatıp hem defansı hem hücümu zayıf düşüren, takım her geriye düştüğünde emektar -yoksa emekli mi desek- arkadaşı Hasan Şaş’tan medet uman Bülent Korkmaz Skibbe’yi mumla aratıyor. Ama suç onda mı? Yönetimin hiç mi suçu yok? Adnan Bey “Skibbe’yi göndermekte geciktik” demiş. Ya erken gönderseydi ne olacaktı? Takım kümeyi görürdü herhalde. Baros’lu, Kewell’lı, Arda’lı bu kadroyla. Bırakın bu işleri Adnan Bey, Skibbe’yi getiren de sizsiniz, yardımcılarını ona sormadan kovan da, yanına danışman olarak Felkamp’ı getiren de. Skibbe’nin rahat çalışmaması için ne gerektiyse yaptınız. Sonra da yerine bula bula tecrübesi ve herhangi bir başarısı olmayan Bülent’i getirdiniz. Anlamam etmem ama, Bülent Hoca’yla olmayacağı gibi, sizinle de olmaz Adnan Bey…









