Eski Radikal yazarı Haluk Şahin ile yeni Radikal yazarı Cüneyt Özdemir arasında çok önemli bir “basın etiği” tartışması yaşandı. Daha doğrusu tartışan bir taraf ile buna “çakan” bir taraf söz konusu idi. Özdemir’in Şahin için yazdıklarını okuduğumda gözlerime inanamadım. “Hazımsızlık Etiksizlikten Kötüdür” başlıklı bu ”şey” cidden basın tarihi içinde hak ettiği yeri alacaktır; gazetecilik mesleğinin gelip dayandığı nokta hakkında bir referans oluşturacaktır kanaatindeyim. Tartışmadan bu şekilde haberdar oldum, Haluk Şahin’in yazdıklarını internetten buldum, okudum. İnternetteki medya sitelerinde de konu o ona şöyle geçirdi, bu ona şöyle koydu tadında verilmekte ama asla sulandırılacak bir mesele değil bu.
Hazımsızlık Çekenlere İki Doz Etik
Medya Kurusu
Geçtiğimiz günlerde Marka 2010 konferansı yapıldı; ilanlarını basında gördüğümden beri üzerine bir iki çiziktirmek istedim ama geç kaldım. Bu arada konferans üzerine bazı tartışmalar basında ve internette yer aldı. Ardından konferansta Fatih Altaylı ile Teke Tek formatında söyleşi yapan Kemal Kılıçdaroğlu ve Cem Yılmaz’ın konuşmaları televizyonda yayınlandı. Bütün bunları izledikten sonra takıldığım konulara değinmeye sıra geldi nihayet.
Eleştirinin kralı doncuda
Biz şimdi böyle boyalı basın diyoruz, tabloid diyoruz, uzlaşamadık falan diye aklımız sıra medyayla kendi çapımızda dalga geçiyoruz. Sonra arada bir entel ağzıyla, kafaları karışık diye iç çamaşırı dükkanlarına laf atıyoruz. Ama geçenlerde o kafa bulduğumuz don dükkanlarından biri yine öyle bir vitrin yapmış ki, gördüğüm anda kal geldi. Acaba dedim bunlar bizim anlamametemem’i okuyorlar da cevap mı yazıyorlar? Adam donun üzerine öyle bir mesaj yerleştirmiş ki değme ürün yerleştirmeci/reklamcı yanında sınıfta kalır. Mesajın içeriği bel altı, ilk bakışta sevimli gelmiyor ama iki dakika durup düşününce bu avam esprinin altındaki dahiyane fikir, alt metin kendini belli ediyor.
Hayırlı Tabloidler
Bu tabloid gazetelerde bir de page three girl olayı olur. Üçüncü sayfa güzeli. Ortağım Öteberi’yi razı edersem biz de başlatalım diyorum. Gör o zaman okuyucu nasıl can-ı gönülden tepki verir. Başlıkları da bizim çizgiye uygun atarız, bir şekilde entel okurumuzla da uzlaşırız: “Bilimden sıkıldı, filime başladı”; “Rus antropolog Natalia’dan Antalya sahilinde açılım”; “Seksi manken Frankfurt Okulu’na Kaydoldu” vs, vs.
Tabloid olduk, uzlaşamadık…
Yok, böyle olmuyor. Blog yaz, yaz nereye kadar? Bari bir değişiklik yapalım da hareket gelsin dedik. Koskoca boyalı basının entel temsilcisi Radikal bile satmayınca uzlaşma yoluna gitti, tabloid oldu. Biz mi uzlaşamayacağız? Biz de tabloid olmaya soyunduk, şu gördüğünüz şekli yaptık. Yaptık da ne oldu? Devletten, özelden bir destekleyen mi çıktı? Bırakın ihaleyi bir ihale ilanı bile alamadık. Ya siz velinimetimiz okurumuza ne demeli?
Medrano Sirki

Bunca yıllık alemciyim, ilk defa duyuyorum boş tünek masasına Absolut dikip yanaşanlardan kan almayı. Öyle bişey mi varmış yahu? Hani kazayla masaya kolunu dayasan, kıçını yaslasan, biri bitip ver ulan içkinin parasını diyecek , bu mudur tezgah? Bizi aşar, “mekan” müdavimleri, “clubber”lar, parti insanları düşünsün, önlemini alsın. Meyhane neyimize yetmiyor; hoş onun da haysiyetlisi, insaniyetlisi, insaflısını bulmak veya bir bulduğunu bir daha yerinde bulmak da mesele ya. Neyse, benim asıl niyetim lafı buradan sirk mevzuuna bağlamak. Ne alakası var? Şöyle efenim, şimdi sirkin de haysiyetlisi kalmadı. Kalmamış yani.
In the “Ghetto”
Yok yok, Kral Elvis’in şarkısı “In the Ghetto” hakkında bir yazı değil bu. Bu bizim Ghetto ile ilgili bir yazı. Hani şu Beyoğlu’nda konuşlanmış, klüp mü desem bar mı, konser salonu mu yoksa lokanta mı desem bilemediğim ama aslında hepsi birden olmaya çalışan “mekan”. Taksim’e, Beyoğlu’na bayıldığım söylenemez. O yüzden bu tür “mekan”lara gitmişliğim de pek yoktur. Geçen Cumartesi bir grubu izlemek üzere yolumuz düştü, bu vesileyle görmüş oldum Ghetto’yu.
Burası Kanyon
Bu aralar “biz demiştik” mealindeki “entry”lerimiz çoğaldı gibi. Bakın bu tehlikeli gidiştir; insan böyle böyle kendini bir halt zannetmeye başlar, herşeyi ben bilirim, ben yaparım diye diye bağlamından kopar, şirazesinden çıkar. Ama söylemiştik işte, bu tür bağlamından kopuk arkadaşlar da üzerimize üzerimize gelmesin, her taşın altından çıkmasın diye. Mecbur muyuz sizin yapıntı “Nil Dünyanızı” çekmeye, cingıl tadında yaşadığınız hayatlara maruz kalmaya diye sormuştuk.
Evet mecburmuşuz.
Sabotaj Olamaz
Anlamametmem olarak sene başında ülkenin çatı sorunsalından bahsetmiş, iki yazıyla olaya farklı bakış açıları getirmiştik. İnanmazsanız gidin bakın: “Ülkenin Çatı Sorunsalı” ve “İşte Çatı, İşte Bodrum Katı“.
Yok sanki biz uyarmamışız, konuya dikkat çekmemişiz gibi koskoca Haydarpaşa Garı çatı onarımı uğruna az daha kül olup gidiyordu. Neyse ki hepten yanmadı, sayın Bakanımızın soğukkanlı ve duruma hakim bir biçimde söylediği gibi “Yangını ucuz atlattık!”








