
Bunca yıllık alemciyim, ilk defa duyuyorum boş tünek masasına Absolut dikip yanaşanlardan kan almayı. Öyle bişey mi varmış yahu? Hani kazayla masaya kolunu dayasan, kıçını yaslasan, biri bitip ver ulan içkinin parasını diyecek , bu mudur tezgah? Bizi aşar, “mekan” müdavimleri, “clubber”lar, parti insanları düşünsün, önlemini alsın. Meyhane neyimize yetmiyor; hoş onun da haysiyetlisi, insaniyetlisi, insaflısını bulmak veya bir bulduğunu bir daha yerinde bulmak da mesele ya. Neyse, benim asıl niyetim lafı buradan sirk mevzuuna bağlamak. Ne alakası var? Şöyle efenim, şimdi sirkin de haysiyetlisi kalmadı. Kalmamış yani.
Medrano Sirki
In the “Ghetto”
Yok yok, Kral Elvis’in şarkısı “In the Ghetto” hakkında bir yazı değil bu. Bu bizim Ghetto ile ilgili bir yazı. Hani şu Beyoğlu’nda konuşlanmış, klüp mü desem bar mı, konser salonu mu yoksa lokanta mı desem bilemediğim ama aslında hepsi birden olmaya çalışan “mekan”. Taksim’e, Beyoğlu’na bayıldığım söylenemez. O yüzden bu tür “mekan”lara gitmişliğim de pek yoktur. Geçen Cumartesi bir grubu izlemek üzere yolumuz düştü, bu vesileyle görmüş oldum Ghetto’yu.
30M
Yaz dönemi çalışmalarımızı bitirip, ev-iş-ev rutinini yeniden idrak etmeğe başladığımız bugünlerde, güzergahımızın ayrılmaz parçası 30M ile de tekrar müşerref olduk ister istemez. Beşiktaş Mecidiyeköy hattını Maçka, Teşvikiye, Nişantaşı üzerinden kateden bu güzide otobüsümüz, sabah saatlerinde ağırlıkla lise ve üniversite öğrencilerini, öğleye doğru Amerikan hastahanesi, Şişli Etfal gibi hastahane hedeflileri, öğleden sonra ise Nişantaşı, Osmanbey, Şişli Cevahir ekseninde alışveriş etmek üzere yola çıkmış farklı gelir gruplarından hanımları taşır.
İDO or DİDO

“Dünyanın en çok yolcu taşıyan şirketi” İDO ile “yaz dönemi çalışmaları” nedeniyle son günlerde bir hayli şehirlerarası yolculuk yapmak durumunda kaldım. Bu “yaz dönemi çalışmaları” lafı Özal döneminin bir özdeyişidir, kasten kullanıyorum. Turgut Özal yazları Gökova’da bir koya yaptırdığı konutta tatil yapar, orada yüzerken, güneşlenirken filan etrafındaki gazetecilere iki demeç patlatır, şortla mortla askeri kıta denetleyip haber olurdu. O dönemin yandaş TRT’si protokol haberciliğini titizlikle uygulayıp bu tür atraksiyonları, tatil yapıp yan gelmekte olan demek yerine ”Yaz dönemi çalışmalarını sürdürmekte olan Özal…” diye haberleştirip şekli kurtarmaya çalışmış, bu tabir de yandaş yayıncılığın pre-Tayyip unsurlarından biri halini almıştı. Şimdi tabi işler ilerledi, büyüdü, demokrasi gelişti melişti, yandaşlık maaşallah dört kol çengi biçiminde çok daha albenili, alengirli, ahenkli yapılıyor.
İDO’ya getirelim hemen sözü,
Yağmurun Sesine Bak
İstanbul’a bir damla yağmur düşmeye görsün. Hayatı noktalamaya yetiyor da artıyor bile. O meşhur eski libaslar ve allı güllü şemsiyelerle salınarak romantik “Üsküdar’a gideriken aldı da bir yağmur” edasıyla değil de koşar adımlarla kaçmak istiyor insan. Üstelik don paça ıslanmış bir halde. Haziran günü ne oluyor da böyle yağıyor ya?
Vapur Esnafına Dair

Vapur esnafı güzel tabir, burdan bize çok hikaye çıkar. Öteberinin dediği gibi vapur satıcılarını ben de severim ama, şehir hatlarında çok fazla yolculuk yaparsanız satıcılarından ve dilencilerinden gına gelmemesi de zordur. Eline eprimiş bir fotokopi, yanına boynu bükük ağzı maskeli bir çocuğu alan esnaf ablalar, “bir dakikanınızı alacağım için hepinizden özür dilerim, kızım lööösemi hastası, haftada üç gün iğne oluyor, bir iğnesi 140 milyon Elmas’ımın (bilenler bilir, o ablanın kızının ismi Elmas’tır mesela), inanmayan kardeşlerim raporuna baksın, Çapa hastanesinden doktor bilmemkime sorsun” diye senelerdir milleti keklerler. Sanki o olmayan doktor benim kankam, açacağım telefonu da Elmas’ı soracağım. Onlarcasını sayabilirim böyle.
Şehir Hatları Anıları
Pekadam “limon trompet solo“da yine döktürmüş sağolsun. Yalnız yazının sonunda vapur esnafına yönelik memnuniyetsizliğini pek anlayamadım. Nedense bana hep eğlenceli gelmiştir vapurdaki işportacıların pazarlama yöntemlerini gözlemlemek. Gerçi benim vapura binişim ayda yılda bir, günde 2 defa binsem bana da gına gelirdi herhalde. Ama madem konusu geçti, bu 23 Nisan’da ben de ergenlik dönemimden bir şehir hatları anımı paylaşayım:
Limon Trompet Solo
Üsküdar-Eminönü vapur yolculuğunda eski bir arkadaşa rastladım: Limon sıkma makinesi. Satıcısı bu ünvanı layık görmüş alete. Alet mi? Ne desem bilmiyorum ki, zamazingo en yakışanı aslında. Mutlaka rastlamışsınızdır, hani şöyle küçük bir huni şeklinde, küçük keskince bir ucu, onu takip eden bir ızgara bölümü, ardından yivli bir kısım ve sonunda büyük ağzı olan plastik zamazingo. Böyle tarif edince dev bişeymiş gibi geliyor, toplasan on santimlik bir zamazingo işte. Vapurdaki tarifle anlatacak olursak, evinizdeki limonu alıp, sağına soluna değil, üst veya altına makinemizi yerleştirip yavaşça, radyomuzun düğmesini çevirir gibi vidalıyoruz.
“Evlenme Hastalığı”
Arkadaşlar önümüz sevgililer günü. Fırsattan istifade evlenme teklifi yapmayı veya teklif kabul etmeyi düşünenlerimiz varsa, aşağıdaki satırları okumadan harekete geçmesinler:
Cannes değil Kar Festivali
Cannes (Kan) Film Festivali’ni bilirdim de, Kar Festivali’ni bilmezdim. Meğer Japonlar Sapporo kentinde 60 senedir kar festivali yapıyorlarmış. 1950 yılında 6 liseli 6 tane kardan heykel yapmış. Gençler her sene bu heykellerden yapmaya devam etmişler.
Son Metro

Soğuk, ahmak ıslatan bir yağmurda Tunel’den Taksim’e yürüdüğüm bir akşam vakti şaşırarak yeni bir metro istasyonu gördüm. Yeni gördüm. Milan Kundera’nin “Yavaşlık” adlı kitabını okumalıyım belki de diye düşündüm. Çünkü böyle detayları hızlı yürüdüğüm için kaçırıyor olabilirim, kitap ilaç gibi gelebilir ve beni iyileştirebilir diye kafamın icinde tek kale mac yaparken, istasyonun önünde sigarasını tüttüren adama metro istasyonunda çalışıyor muamelesi yaparak sordum:
- Osmanbey’e gider mı bu ?
- Gider
Bu Obje Bir Engellinin Geçişine Mani Olmaktadır
Sadece engellinin mi? Bu billboard denen “obje”leri öyle yerlere koyuyorlar ki bırakın engelliyi engelsizlerin geçişine de mani oluyor. Yukarıdaki fotoğraf Şişli’nin en kalabalık caddesi Halaskargazi’de çekildi. Engelliler bu notları asmışlar.
2010 Kültür Başkenti’nde Son Durum

Takıldık billboardlara gidiyoruz. Sağolsunlar reklamcılar da bize çanak tutuyor. Bu sefer de Forum İstanbul’un bir ilanı ilgimizi çekti. İstanbul’da açılan bu yeni alışveriş merkezine nasıl gidileceğini tarif ediyor, kolaylık olsun diye, şaka gibi: Taksim’den finikülere binilir, ondan inilir tramvaya binilir, sonra da metroya binilir, vs.
Nohutlu Pilav
Bu akşam işten çıkmış, canım sıkkın, aç biilaç beni eve götürecek olan dolmuşa doğru Beşiktaş’ta yürürken bir yandan da kafamın içinde eve gidince yapacağım yemeği teorik olarak pişiriyordum. Ben bu teorik olarak bir takım şeyleri yapma konusunda çok başarılıyım. Pratiğini yapmaktan çok daha keyifli ve zahmetsiz.
İz Dergisi’nden John Delaney Fotoğrafları
Fotoğrafevi’nin çıkardğı “İz” dergisi severek takip ettiğim, ara sıra katkıda bulunduğum bir yayın. Avrupa tasarım ödülü bulunan derginin bu ayki sayısında yerli, yabancı 6 fotoğrafçının eserlerine yer veriliyor. Bunların arasından Amerikalı fotoğrafçı John Delaney’nin Moğolistan’da berkut kartalları ile ilgili çalışması için yazdığım yazıyı ve fotoğrafçının eserlerinden 4′ünü aşağıda bulabilirsiniz.
Dublinliler – Philip Bloom
James Joyce’un Dublinliler’i değil tabii ki; bunlar Philip Bloom’unkiler. Bloom, Sofya‘da ve San Fransisco‘da yaptığını yineliyor. Dublin ahalisinin gece hallerini yansıtıyor kamerasıyla. Bu sefer müzik Thin Lizzy’den Whisky in the Jar. Filmi izlemek için
San Francisco Sakinleri – Philip Bloom
Daha önce Philip Bloom’dan “Sofya Sakinleri“ni beğeninize sunmuştuk. Anlaşılan Philip abimiz bu tarzı bir gelenek haline getirmiş, arada Dublinlileri çekmiş, son olarak da San Franciscoluları. Yine fotoğraf makinesiyle, Bernard Herrmann’dan “Taksi Şöförü” filminin müziği eşliğinde kalburüstü görüntüler. Filmi izlemek için lütfen
Dona Bele Lastik
Şimdi bu topraklarda yaşayan toplumun gelenekçi, muhafazakar olduğunu söyleyebiliriz değil mi? Hele Batı’yla kıyaslandığında… Bunu seçim sonuçları da destekler, üçüncü sayfa haberleri de, sokak da. Diye düşünürüz. Peki o zaman Şişli sokaklarında birkaç yıldır peydahlanan iç giyim dükkanlarının tezgahlarının, mankenlerinin neden sokakta olduğunu biri bana anlatsın.
Dünyanın 2. büyük akvaryumundan…
Akvaryumdan falan anlamayız etmeyiz ama buralara da büyük bir akvaryum yapıldığını biliyoruz. Biz de boş durmadık Japonya’daki dünyanın 2. büyük akvaryumundan görüntüler sunalım dedik. Müzik Barcelona grubundan “Please don’t go”
Neden Geldim İstanbul’a? (5)
Bayram dönüşü başlıktaki soru hala geçerli, ama yarayı daha fazla deşmemek için bu muhabbeti kapatıyoruz. Son durak İznik.









